ATATÜRK VE HASAN ÂLİ YÜCEL MANTIK TERİMLERİ VE SIFIR MESELESİ

1930 Kasım ayının bir pazartesi akşamı Ankara’dan hareket ediyoruz (17 Kasım 1930). İlk vardığımız yer, Kayseri, trenden iniyoruz, bildiriyorlar:Atatürk, doğru liseye gidecekler. Otomobil katarı, lisenin önünde duruyor. Karşılamaya gelenlerle birlikte yirmi, otuz kişi varız.

Taş binanın alt katında, merdivenin sağındaki ilk dersliğe doğru gidiliyor. Atatürk, lise son sınıf felsefe dersindedir. Lisenin müdürü ve felsefe öğretmeni Yunus Kâzım (Köni)’dır. Öğretmen ve öğrenciler ayağa kalkıyorlar. Atatürk, onları oturtuyor ve Yunus Kâzım’a derse devam etmesini söylüyor. Öğretmen, nefes nefese, derin bir heyecan içinde. Derse başlayabilmesi için bir süre kendisine izin verilmesini rica etti. Bu sırada Atatürk, sınıfta dolaşıyor ve öğrencilerin önündeki mantık ders kitabını karıştırıyor.

Yunus Kâzım, biraz sakinleşti. Derse başladı. Daha doğrusu başlamış olduğu derse devam etti.‘Kaziyeler, salibe, mucibe, cûziye, külliye’. Karşılaştırılmaları vesaire...Bu anlaşılması güç terimleri duydukça, Atatürk’ün yüzü anî olarak buruşuyordu. Fakat öğretmen, bu terimlerin ağırlığını hafifletecek şekilde güzel bir ders verdi. Zil çaldı, ders bitti. Atatürk öğretmene teşekkür etti ve oradan olaysız çıktık (18 Kasım 1930). Fakat ben, o kitabın üstündeki adın bana ait olması dolayısıyla bir sorguya çekileceğimi sezmiştim. Nitekim Kayseri’den sonra gittiğimiz Sivas’ta,Vali Konağında verilen ziyafette bu tahminim olduğu gibi çıktı (20 Kasım 1930). Ben bu kalabalık sofrada Dr.Reşit Galip ile Falih Rıfkı (Atay)’ın arasında oturuyordum. İlk konuşma konuları politikti; Serbest Cumhuriyet Fırkası meselesi idi. Atatürk hayli coşkun, hayli ateşli idi. Zekâsının en keskin ağzıyla siyasî meseleleri, otomatik bir bıçak gibi doğruyor ve sofradakilere, içilip yenilenleri unutturacak bir lezzetle ve en cömert bir düzgünlükle ikram ediyor, dağıtıyordu.

Gece epeyce ilerlemişti:

-Nerede Maarif (Millî Eğitim)Müfettişi? dedi.

İçime, sınavınkinden üstün bir korku gelmişti. Ayağa kalktım.

-Kayseride gördüğüm mantık kitabı sizin eseriniz midir?

-Evet, efendim.

-Orada çok muğlak (belirsiz), hatta söylenmesi güç ıstılâhlar(terimler) gördüm. Bunların Türkçelerini bulmayı düşünmediniz mi?

-Düşündüm. Hatta ufak tecrübeler (denemeler) de yaptım. Fakat bu gibi değişmelerin fertler tarafından yapılmasını mahzurlu (sakıncalı) gördüm. Herkes kendine göre bir ıstılâh(terim) bulup kullanırsa, ifadede beraberlik olmaz ve kimse kimseyi anlamaz. Bunun için bir heyet(kurul) veya cemiyet(dernek-kurum) kurulmalı ve ilim(bilim)ıstılâhları (terimleri) burada tespit olunmalı fikrindeyim.

Bu sırada yakında oturan Askerî Okullar Müfettişi Sedat Paşa, “Çocukluklarında mantıktan‘miyâr-ı sedâd (doğruluk ölçüsü)’ okutulduğunu, aynı tabirlerin (terimlerin), aynı ağdalığı (anlaşılmazlığı) muhafaza ettiğini (koruduğunu)” eleştirici bir dille söyleyince, Atatürk şöyle dedi:

-Evet, tabirler (terimler) öyle.Fakat ben ilk defa, müspet ilimlerin usullerini, büyük filozofların hayatlarını yazan böyle bir mantık kitabı gördüm.

Bana dönerek:

-Sizi tebrik ederim. Söylediğim noktalar için de hususî (özel) gayretinizi görmek isterim.

Ben memnun, saygı ile teşekkür ettim. Sanıyordum ki mesele, hatta meselem bitmiştir. Meğer öyle değilmiş. Atatürk, sormalarına devam ediyordu:

-Mademki müspet ilimlerin usullerinden bahsediyoruz (söz ediyoruz). O hâlde onları da biliyorsunuz demektir. Lütfen söyler misiniz, hacim nedir?

Verdiğim cevaplar, Vefa Lisesinde okuduğum matematik bilgilerinin tekrarı oluyordu.

Bir soru daha:

-Satıh(yüzey) nedir?

Aynı şekilde cevap.

-Hat(çizgi) ?..

Cevap yine öyle.

-Nokta?

Bu’d-i mücerred, iki hattın telâkisi (soyut uzaklık, iki çizginin kesişmesi) vesaire...

-Peki sıfır nedir?

Burada cevabın sonunu pek iyi hatırlıyorum. Bu, benim hayatımda bir dönüm noktasıdır. Ve özellikle Atatürk’ün beni tanıması, iltifat etmesi bakımından siyasî hayatımın da başlangıcı olmuştur. Sonunu pek iyi hatırladığım bu cevabın ayrıntılarını, o gezide ve o akşamki sofrada bulunan Ahmet Hamdi Başar’ın“Atatürk’le Üç Ay” adlı kitabından* aktaracağım:

-Hasan Âli Beyefendi; siz felsefe okumuşsunuz, okutmuşsunuz. Elbette ki sıfırın ne olduğunu bilirsiniz .Bize “sıfır”ı tarif eder misiniz?...

-Efendimiz; sıfır hayatla ademin, varlıkla yokluğun..

-Anlamadım; hayat ebedî (sonsuz)ise adem(yokluk) ebedî değil mi?

-Şüphesiz efendim; hayatın ebediyetinde (sonsuzluğunda)...

-Hayır, ben size “sıfır”ı soruyorum. Sıfır adem(yokluk) demek midir?Sıfırla yokluk arasında ne fark vardır?

-Efendimiz; birisi yani sıfır, yaşanmış bir şeyin yokluğudur. Hâlbuki...

-Tuhaf şey, şu saat varken biraz sonra cebime sokarsam sıfır mı olur?Hayatı nasıl tasavvur ediyorsunuz (düşünüyorsunuz)?

-Efendimiz, sıfır yok demektir.

-Güzel...Bu yok olan şey bir rakamın önüne, sağına geçince onu on misli yükseltiyor. Bu nasıl olur?..

Hasan Âli, nereye gitse yakalanıyor; sonunda biliminden çok zekâsını kullanmak gerektiğini anlıyor:

-Efendimiz, diyor, daima arkanızda ve solunuzdayım. Sıfır işte efendimizin solunda olan bendenizim(benim).

Konu, bu şekilde tatlıya bağlanmış oluyor.

Hasan Âli Yücel

*Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Tan Matbaası,İstanbul 1945, s.34:35.

“Hasan Âli Yücel Sıfır Meselesini Anlatıyor-Atatürk’ün Sofrası”, Toplayan:Rıfkı Konay, Vakit-Yeni Gazete,Yıl:30-1, Sayı: 10745, 10Eylül 1947, s.1, 3, 7.